24 Ekim 2016 Pazartesi





Seni sevmemek için nedenler arıyorum ama bulamıyorum fena mutsuzum 
Aptal bir palyaço gibi gülüyorum ama kalbim fena kırık, deli bozuk 
İçimde bir yerde dur diyen bana 
Bir insanın çenesi sevilir miymiş?
 Hem ne aptalca!!
Bildiğin dümdüz insan çenesinden bahsediyorum
Çenesi kitlenesice diye en beddua edileninden hem de 
Dudakların,çenen öyle güzel ki...
Duysan belki katıla katıla sabahlara kadar gülersin
Başka sevecek bir yerimi bulamadın mı diye de söylenirsin üstüne üstlük
Sana sarılmak istiyorum sadece
Eğer çok şanslıysam göğsüne burnumu sıkıca bastırıp gözlerimi kapatmak
Ama  bu öyle temiz bir sarılmak ki
Gurbetçinin yıllar sonra vatan toprağına sarılması gibi
Kafesten özgürlüğüne bırakılan bir kuşun tüm gökyüzünü kucaklamak istemesi gibi bir şey
Diğerlerine göre küçük ama anlamının bizim için çok büyük olduğu zaferlerden sonra gelen rahatlama hissi gibi  bir şey olmalı sana sarılmak

Ama ilk önce kendime dur dememeliyim
Ya sonralar cehennemin en dibine gitmeli 
Bir kereliğine zaman denilen zıkkım bizim içinde bükülse mesela
Hem ballandıra ballandıra anlatıkları şu uzaydaki solucanlar nerede
Bir kere fizik denen şu musibet basit makinelerde işlediği gibi düz işlemese
Hem ne olur yani bir Hawking bir Einstein olamasak da 
Sade vatandaşa gösterse bir kerede mucizesini





17 Ekim 2016 Pazartesi

    


  BUGÜN İŞYERİ





Koskoca devlet dairesinde paralı maralı gün var la bu gün hemde en kısırlısından ve acı turşulusundan.Tespih gibi dizildik sandalyelere bende tesadüf bu ya doktorların yanına oturmuş bulundum.Kasılmaktan bir gün ölecekler o ne olum öyle ya? Kadın doktorlar kendini bir bok zannediyorlar ama erkekler öyle değil ya...Ya  da bana öyle geliyor.Neyse benim ki  çapımda başka genç ve ukala bir o kadarda sevimsiz bir doktor ile oturuyor. Ulan bu sevimsiz kendini bir bokum zannediyor daha gülünesi yakışıklı da sanıyor galiba. Caniko o ukalalıkla ve sevimsizlikle dünyanın en yakışıklısı olsan ne yazar?Neyse kendisine yeterince nefret kustum :) Devlet dairelerinde gün yapmayı acilen yasaklamalılar bence çünküm gün ruhuna toplu şekilde tecavüz etmiş bulunmaktayız şu öğlen yaptığımız saçma sapan şeyle.   Bu gün gün yerine resmen yerli malı yaptık la...İçime daral geldi, yüreğime öküzler oturdu ne boktan ortamdı öyle o ya...

Ortam aynen şöyleydi:

Hani derin bir sessizlik olur biri konuşmak için konuşur ve diğerleri kibarlıktan gülmek zorunda kalır ya gruptan biri hızını grubun gülüş temposuna uyduramayıp uzun uzun güler,grup döner bakar buna. Bu uzun gülende "napıyom la ben" deyip öksürerek kahkahasını sonlandırıp tabağına anlamsızca bakıp çatalıyla kısırı karıştırmaya başlar falan. Öyle gergin ve boş bir ortam…
·            Bir tane folloş ağızlı bir karı var burada; ne dediğini bilmiyor boş boş konuşup kikirdiyor falan. Bir an gözümü kapadım –bu salak saçma konuşurken-hayalimde o gepçük ağzına doğru bir aduket çaktım. Sonra huzurla gülümseyip gözlerimi açtım kendine güldüğümü zannetti mal.






11 Ekim 2016 Salı





Ümitle ümitsizlik arasında gidip-geliyorum. Dengesizdim zaten hepten devreleri yaktım bu sefer.
Teselli cümleleri kuruyorum şu sıralar sık sık kendime zira olmayacak duaya emin denmez, denmemeli.Topla kendini, tut kendini, dayan kızım.Acı yok Rocky!

 Aşk beni hep  ıskalar diyordum kendime ama ne bileyim böyle bodoslamadan bindireceğini.Gemi su alıyor kaptan, batıyoruz!

Gözleri gözlerime değince felaketim oluyor.

Sanki o gözleriyle baktıkça içimdeki serçeler besleniyor.

Anlayacağın durum fena Leyla!







10 Ekim 2016 Pazartesi




Allah acı çekebilme kabiliyetimden razı olsun benim.
Unutmalı ne yapıp ne edip unutmalı?
Ama nasıl?
Hüznümün üzerine ağırlık koymam lazım değil mi ama?
Yani vakitsiz bir gözyaşı olmasın diye muhtelif duygularıma kas yaptırmalıyım hemde acilen.

Ayrıca ne çabuk dağılıyor benim düşüncelerim?
Ne kolay yıkılıyor inançlarım?
Ne kadar sık değişiyor benim kararlarım?
Ben her şeyi ne kadar çabuk unutuyorum?
Ben her şeyi ne çabuk konuşuyorum?



8 Ekim 2016 Cumartesi





Aşk lunaparktaki tahta ata benzer.Hani jetonla çalışır, atarsın böyle içine. Bir ileri bir geri, bir ileri bir geri...Sanki bir yere gidiyormuşsun gibi bir his, böyle bir coşku; ayakların yerden kesilir. Halbuki bir yere gittiğin yok. At çakılı oraya.Jeton bitince rüya buraya kadar.



7 Ekim 2016 Cuma

Derdimiz eksik gibi niçin başımıza yeni bir sevda satın almalı?

      



              Dengemi bozdun ulan felaket hemde! Dengesizliğimin dengesini kurmuştum, ne güzel! Hatta yavaş yavaş kendimi böyle bile sevmeye başlamıştım. İçimden kendime diyordum ki: kanka yalnızlıktan hiç bir bokum olmaz ama çok çalışırsan edebili edebili yazılar bilem çıkarabilirsin. Hem ne demiş götünden bacaklı Çinliler? Her kriz bir fırsatmış falan deyip bildiğin züğürt tesellisine boyut atlatıp kapı önünde demlik demlik çay içip çekirdek çitleyecek kıvama bile gelmiştim canım kendimle. Ama sen çıktın ve kendime söylediğim tüm yalanların ağzına bir bir sıçtın…! Affedersin ama öyle!

       İlk karşılaşmamız aşırı bürokrasinden grileşmiş bir devlet kurumunun bir o kadar gri koridorunda mı olacaktı yani? Ulan ben senle karşılaşmadan önce ne diziler ne filmler izleyip ne aşk romanları okumuştum, üstelikte hazırlıklıydım her bir ihtimale. Misal ellerimde kitaplarım var. İkimizde dalgın bir şekilde yürümekteyiz. Muhtemelen doğalgaza yeni gelen zammı düşünüyoruz ya da yeter hımına ne olacak lan bu ülkenin hali deyip kahvehane dayılarına bağlıyoruz kafa muhabbetimizi. O sırada laps diye çarpışıyoruz. Ellerimdeki kitaplar yere saçılıyor. İkimizde saçılan kitapları toplamak için eğiliyoruz tabi bu arada ben -pek tabiatım olmadığı halde hatta hiç olmadığı halde - anlamsız bir şekilde mahcup ve ürkeğim falan… Bir o kadarda hanımefendiyim görsen şaşarsın. Çünkü bana çarpıldığı halde öküz müsün bilâder!!! Önüne baksana!" dememişim ee hanfendilik bunu gerektirir. Ne yaparsın? Bu sırada ellerimiz aynı kitabı almak için uzanıyor çatadanak göz göze geliyoruz. Kızarıyoruz bozarıyoruz yetmiyor ebleh ebleh gülüyoruz birbirimize. Sonra olaylar olaylar… Bu hikâyeyi yıllar sonra bir kış gecesi karşı koltuğuma dizlenmiş pijaman annenin ördüğü yelekle oturmuşken aşkımızın meyvesi çocuklarımıza, dilimlediğim elmaları bıçağa takıp sana uzatırken bininci kez anlatıyoruz. Aşkımızın armutları da bu gereksiz ebeveyn romantizmine katlanamayarak odayı falan terk ediyor. Bilsen ne kadar mesuduz bebişim. Ulan ya hikâyenin sonunu yine gerçek hayata bağladım, gereksiz gerçekçiliğimi öpeyim. Olsun lan ben seninle dizlenmiş pijamaya da annenin ördüğü yeleğe de bıçakla uzatılan elmaya da razıyım. Orada bile sırıtmıyorsun ya pes doğrusu… Niye bu kadar yakışıklısın ulan? 






3 Ekim 2016 Pazartesi


Bir trapezin durması gibi suya 
İçime çok yüksek bir yerden atlar mısın Leyla 
başın kaşın yarılsa diplerime çarparak
kanın karışsa suyuma 
yerin bütün kanunlarına kusarak 
ben sana bulanayım sen bana..

kapımı çalmanı istiyorum Leyla
o kadar evde yokum ki anlatamam
insan insana aşık olmaz güzelim
insan insanın yanında bile durmaz güzelim
bak hala görmedin mi yoksa mecnunu 
sen sanıp çölün öpmedi mi kumu
şundadır her dem kalbe yayılan sızı
neyi sevdiysek dolandı kanatarak
dikenli bir tel olup seven her tarafımızı
elbet her fani gibi ben de bir faniyim
sen de bir fanisin Leyla jiletin varsa göstereyim

yine de kapımı çalmanı istiyorum Leyla 
evde yokum evim yok dışardayız cümbür cemaat
seni de istemiyorum beni de bu başka 
öyle bir yol ki nasıl güzel nasıl dar
benimde bu dünyada ödünç kapım var
olmuyor tutamıyorum kendimi Leyla 
kapımı çalmanı istiyorum hepsi bu kadar

Alper Gencer





2 Ekim 2016 Pazar



Pişt, pişt...Yiyorsa! Çocukluğumuza gidek mi datlı gısss?


     Mahalleden  “yendik, şişirdik, dolma da yapıp pişirdik” nidaları yükseldi. Seslerinden anladığım kadarıyla  –benim maddi olarak zar zor yetebileceğim arabalarla yaşıt hepsi yani en fazla 2008-2009 doğumlular. Pırıl pırıl, cillop gibi hepside… Aldığımız hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek, baktığımız gökyüzü bile aynı ama onlar belli ki başka bir boyuttalar bizden. Çünkü bende içindeyken hep geçmesini beklediğim ama geçip gittikten sonra ulan ne etsem de tekrar dönsem dediğim çocukluk trenine binmiş yetişkinlik durağına gelince apar topar hatta ite kaka indirilmişlerdenim. Hala bile ne olduğunu anlayabilmiş değilim, bakma sen! Geri dönmek namümkün , tek hatlıymış nalet tren sadece gidiş seferi varmış. Aslına bakarsan bir yol varmış dönüş için fakat onun içinde kendinden vazgeçmen gerekirmiş. Ama ne vazgeçiş! Yetişkinlerin yaşadığı, her şeyin sıkıcı kurallarla birbirine bağlandığı, sebebin sonucu doğurduğu, sonuçlarında insanların muhtelif yerlerine koymak için fırsat kolladığı “zalımus” bir paralel evrende acınmak, aşağılanmak, ötekileştirilmek ve daha nice abuk subukluklara maruz kalmayı göze almak demekmiş bu vazgeçiş. Birde tüm bunlar yetmezmiş gibi kendinden bile isteye vazgeçenleri  “deli”, “ akıl hastası”, “anormal” gibi gülünç kalıplarla yaftalayıp; “Bilsen seni nasıl güzel normalleştireceğiz bebişim, aynı bize benzeyeceksin. Misal herkesin bok varmış gibi istediği o evi ve arabayı sende isteyeceksin, bunun için evvela kendinden bir şeyler vermelisin tabi. Karga bokunu yemeden işe gitmelisin mesela çarkın bir parçası olmalısın, kendini tüketmelisin, yıllarını vermeli ve bir parça eskimelisin.(Yaşlanmalısın demiyorum bak! Edebiyat yapma lan bana! Yok eskimelisinde yok yaşlanmalısında! Ne diyon lan sen cicoz? Diyebilirsin bana. Ancak harbiden bu ikisi o kadar farklı ki birbirinden. Eskimek çok acıklı böyle bokum gibi bir şey falan edilgenli… Halbusem yaşlanmak öyle mi? Yaşlanmakta bir bilinç var bir kere, karma bişe bu hem edilgenlik hem etkenlik var mayasında bir kerem. Eskiyince unutuluyorsun bir kere ama yaşlanınca öyle mi? Kabulleniyorsun, kabulleniliyorsun falan filan İnter Milan.Yine dağıldım,kafamda şu an ihtiyar heyeti toplantısı var.Herkes hep bir ağızdan konuşuyor mamafih kimse birbirini dinlemiyor.Neyse, ne?) Sonracıma kesinkes evlenip çiftleşmelisin ve dünyanın öğütmesi için ona yeni kurbanlar vermelisin bir kere cicim. Eğer tüm bu söylediklerimizi yapmazsan; seni, bizim “tımarhane”, “akıl hastanesi” dediğimiz yere kapatırız billahi! Fabrika ayarlarına döndürürüz hatta direnirsen öttürürüz bile!"

     İşte ben bunlardan korkuyorum da kendimden vazgeçip dönemiyorum bir türlü çocukluğa.Hem ben egoları üst seviyede olan bir yaşam biçimiyim. Elalem ne der ayyy bi kere!!!









Ne Diyeceğimi Bilemedim Şimdi!


      Bir ben eksiktim blog açmayan bende geldim aman merak buyurmayın:)Oldum olası günlük-münlük tutamam hemde kaç kere ulan bu sefer kesin başlıyorum dediğim halde.
       Bilmem hatırlar mısınız? Hani küçüklüğümüzün en kokulu en dandik kilitli günlüklerini; hah işte onlardan kaç kere alıp "sevgili günlükçüm, ben aşkını pıçaklayan ninja bundan sonra sana her bokumu yazacağım acayip, çılgın anılar biriktireceğiz senle" yazdığımı saymıyorum bile.Bu bizim ülke çocuklarının genetiğine kodlanmış bir şey olmalı bence. Yapmayanımız yoktur herhalde? İşte bu durum bence ilk savsaklamız, yav yaparız bir aramız,verdiğimiz kararlardan ilk vazgeçişimiz,kendimize söz geçiremeyişimiz olabilir aslında. Aha nur topu gibi bir toplumsal tespit yaptım.Artık bende  gidip bir fular bağlayıp, entel kahkahası atabilir belki gülerken sandalyeden bile düşebilirim yuppi:) Neyse (öhö öhö) ulan bir konu ancak bu kadar dağıtılabilir, toparlıyorum efem. İşte buralarda aklıma gelen her boku yazdığım; güldüğümü,ağladığımı, düşündüğümü paylaştığım böyle günlük misali ya da karalama defteri gibi bişe olsun istiyorum.Olma mı? Olmasa da olduracağız artık zira içim şişti efendim ata ata. Hayır, hayır kabız-mabız olmadım. "Emin misin? Bir daha bak!" diyeni öperim:) 

Evde yokumsal uyarı: *Konuşma cümlelerinde yazım hatası aranmadığı gibi bu blogta da yazım hatası aranmaz efendim. Çünkü ben bunları yazmıyormuşum mesela bunlar benim kafa seslerimmiş misal... Çaktın mı? :) *Bide benim kafa sesim, küfürbazmış biraz ağız dolusu argoda konuşurmuş mesela. Rahatsız olanlar okumasınmış, öyle diyor.